Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Lefkoşa
Gazimağusa
Girne
Güzelyurt
İskele
Pristina
Kahveler ve Alıntılar
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Mezarında Başsız Yatan Mimar Sinan’ın Hikayesi…!

Mezarında Başsız Yatan Mimar Sinan’ın Hikayesi…!

featured
Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Mezarında Başsız Yatan Mimar Sinan’ın Hikayesi…!

22 yaşında girdiği Yeniçeri ocağından Osmanlı İmparatorluğu’nun baş mimarlığına yükselen ve bir ömre 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darülkurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 hastane, 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahsen ve 48 hamam olmak üzere 365 eser sığdıran bir deha…

Yaşadığı dönem Osmanlı ve dünya mimarisinde “Sinan Çağı” olarak adlandırılan dünyanın gelmiş geçmiş en büyük mimarı. Kayseri’nin Ağırnas köyünden bir devşirme olarak çıkan Mimar Sinan’ın hikayesi.

Abdulmennan oğlu Sinan, 1490 yılında Ağırnas köyünde doğdu. Ailesinin kökeni ile ilgili tartışmalar bugün bile sürmektedir. Ermeni veya Rum olduğunu iddia edenler olduğu gibi, Hristiyan Peçenek Türklerinden olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır.

Mimar Sinan’ın yaşamı ve ailesine ilişkin belgeleri bulup ayrıntılı olarak inceleyip yayımlayan tarihçi, müzeci ve gazeteci İbrahim Hakkı Konyalı’ya göre Mimar Sinan’ın ailesi Selçuklulardan kalma, Müslüman olmayan Şaman inançlı Türk toplumlarındandır.

Gerek dedesinin, babasının ve annesinin gerekse belgelerde adı geçen diğer akraba isimlerinin Türkçe isimler olması, onun bu iddiasını doğrulamaktadır. Tarihçi yazar Necdet Sakaoğlu da aynı noktaya dikkat çekerek, Sinan’ın devşirildiği zaman Türkçe bildiği için diğer devşirmelere verilen Türkçe eğitimi almasına gerek görülmediğini belirtir. Yavuz Sultan Selim döneminde sadece dışarıdan değil, Anadolu’dan da asker devrilmeye başlanmıştı.

Bu uygulama sonucunda Sinan 1511 Yılında devşirilerek Yeniçeri ocağına alındı ve İstanbul’a getirildi.

Mimar Sinan, Yeniçeri ocağında eğitimlerden geçerek 5 yıl sonra Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine katılır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise Belgrad seferinde, Rodos seferinde ve Mohaç Meydan Savaşı’nda bir yeniçeri olarak bizzat savaşır.

1533 yılında Kanuni’nin İran seferi esnasında, ordunun Van Gölü’nü geçmesi için 2 hafta gibi bir sürede 3 kadırga yapması ona büyük bir itibar kazandırır. Kara Boğdan Seferi seferinde ordunun Prut Nehri’ni geçmesini sağlamak için bataklık alanda günlerce uğraşmasına rağmen kurulamayan köprüyü görev kendisine verilince 10 günde kurmayı başarması üzerine Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1538 yılında Saray Baş Mimarlığı’na getirilir.

Artık yeniçerilik dönemi bitmiş, ömrünün sonuna kadar sürecek olan Baş Mimarlık dönemi başlamıştır.

Mimar Sinan, yetiştiği Anadolu topraklarında Selçuklu mimarisine zaten aşinaydı. İstanbul’a gelince Bizans mimarisini de yakından tanıma fırsatı buldu. Bir yeniçeri olarak Osmanlı ordusuyla seferlere katılması yeni yerler, yeni eserler görmesi ve bunları yakından inceleme fırsatı bulması, Mimar Sinan’ın mimari görgüsünü ve dağarcığını daha da zenginleştirdi.

Böylece, bunların hepsini birleştirip yeniden yorumlama suretiyle yepyeni bir Osmanlı Mimarlık anlayışı geliştirdi.

Mimarlığının yanı sıra usta bir şehircilik uzmanı ve dahi bir mühendisti. Mühendislik harikası olan Süleymaniye ve Selimiye gibi eserlerden Şemsi Paşa gibi en küçük külliyesine kadar, Mimar Sinan’ın yaptığı eserlerin hepsinde aynı ciddiyet, dikkat ve özen gözlenmektedir.

Her birinde ayrı ayrı hayranlık duyulacak taraflar bulunmaktadır. Mimar Sinan, baş mimar olarak Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat’ın padişahlık dönemlerinde arka arkaya muhteşem eserler yarattı mimarlık dönemini kendi tabiriyle çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemi olarak üçe ayıran Mimar Sinan, çıraklık dönemi eserleri için Kanuni döneminde yaptığı Şehzade Camii, kalfalık dönemi için yine Kanuni dönemindeki Süleymaniye Camii’ni, ustalık dönemi içinse II. Selim döneminde yaptığı Edirne’deki Selimiye Camii’ni gösterir.

Ustalık eserim dediği Selimiye Camii’si Türk-Osmanlı sanatının ve dünya mimarlık tarihinin baş eserlerinden kabul edilmiş ve UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmıştır.

Sayısız eserlerinden biri de bir mühendislik harikası olan Kırkçeşme Su Tesisidir. İstanbul’da su sıkıntısının başladığı dönemlerde Kanuni Sultan Süleyman’ın talimatıyla çevredeki su kaynaklarını araştırıp bularak Mimar Sinan, İstanbul’a 55 kilometre mesafeden suyu ulaştırmıştır.

Bu şekilde, 16. yüzyılda İstanbul’da yaşanan su sorunu çözülmüştür. Hiçbir enerji kaynağı kullanmadan, santimlerle ifade edilebilecek bir meyille suyu İstanbul’da 40 ayrı noktaya sevk etmeyi başarmıştır. Dünya çapında bir proje olan bu su hattı günümüzde bile hâlâ çalışmaktadır.

Mimar Sinan, yaşamı boyunca yepyeni mimarlar yetiştirmek için de büyük çaba harcadı. Hindistan’da bulunan Tac Mahal ile İstanbul’da bulunan Sultanahmet Camii gibi nefes kesen mimari yapıların arkasında da bir öğretmen olarak Mimar Sinan vardır.

Sultanahmet Camii’nin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa ile Tac Mahal’in mimarları Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi, Mimar Sinan okulunun öğrencileridir.

Tac Mahalı yapan ustaların Mimar Sinan’ın öğrencisi olduğunu birçok kişi ilk defa burada öğrenmiş olacak bundan kesinlikle eminim.

1584’te hacca giden Mimar Sinan, hac dönüşünde neredeyse yüz yaşlarındaydı ama o görevini büyük bir coşkuyla vefat ettiği 1588 yılına kadar sürdürdü. Cenazesi, yaşarken bizzat kendisinin yaptığı Süleymaniye Camii’nde mütevazi bir türbeye defnedildi.

Tüm dünyanın saygısını kazanmış Mimar Sinan’a hiç de hak etmediği iki büyük saygısızlık yapılmıştı. Birincisini bizzat kendisi yaşadı, ömrünün son günlerinde saray tarafından evinin suyu kesildi. İstanbul’a binbir zahmetle suyu getiren Mimar Sinan, susuz bir evde vefat etti.

Gerekçesi ise son derece ilginçti. Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük paralar harcanarak getirilen ve 40 çeşmeden halkın kullanımına sunulan suyun özel hatla evlere çekilmesi yasaklanmıştı. Kanuni Sultan Süleyman, sadece istisna olarak bu konudaki emeğini takdir etmek amacıyla bu yönde bir talebi olmamasına rağmen, Mimar Sinan’ın evine su hattı çekilmesine izin vermişti .

Fakat yıllar sonra hükmü veren Kanuni Sultan Süleyman da vefat edince, bu ayrıcalık saray çevresinde göze battı ve bazı saray erkânı da kendi evlerine su hattı çekilmesi konusunda talepçi olmaya başladılar. Bu kadar çok eve ayrı ayrı su hattı çekilmesi mümkün olmadığından çözüm olarak Mimar Sinan’ın evine çekilen su hattının kesilmesi uygun görüldü.

Bu muameleye karşı Mimar Sinan’ın verdiği cevapsa şu oldu:

“Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz…”

Mimar Sinan’a yapılan ikinci büyük saygısızlık, vefatından 347 yıl sonra cenazesine karşı yapılan saygısızlıktır.

1935 yılına gelindiğinde Avrupa’da ırkçılık yükselmişti. Avrupalılar beyaz ırkı üstün olarak görüyorlar, beyaz ırktan olmayan kimselerin uygarlık tarihinde yüksek noktalara ulaşamayacağını iddia ediyorlardı ve kendilerince Türkleri aşağılamak için Türklerin beyaz ırk değil sarı ırka mensup olduklarını iddia ediyorlardı.

Böyle bir ortamda, aslında çok da gereksiz bir şekilde devlet katında bizim de beyaz ırka mensup olduğumuzu kanıtlama ihtiyacı hissedildi.

Anadolu’da aralarında Selçuklu sultanlarından Alaaddin Keykubat II. Kılıçarslan gibi sultanların da bulunduğu on binlerce eski Selçuklu ve Osmanlı mezarları açılarak kafatasları incelenmek üzere toplandı.

Aynı dönemde Mimar Sinan’ın da Türk olup olmadığının tespiti için mezarı açılarak kafatası alındı, ölçülüp biçildi ve bizzat Atatürk’e sunulan raporda Türk olduğu belirtildi. Bundan büyük memnuniyet duyan Mustafa Kemal Atatürk, hemen orada yazdığı bu talimatla, Mimar Sinan’ın heykelinin yapılmasını emretti.

Bu emir ancak 22 yıl sonra yerine getirildi ve Mimar Sinan’ın ilk heykeli Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin bahçesinde 1957 yılında açıldı. Ancak Mimar Sinan’ın mezarından alınan kafatası bir daha yerine konulmadı. O dönem yapılan açıklamalara göre kafatasının ileride kurulacak olan antropoloji müzesine konulacağı söylenmişti.

Ancak böyle bir müze hiçbir zaman kurulmadı. Yıllar sonra yapılan restorasyon esnasında mezar tekrar açıldığında da Mimar Sinan’ın kafatasının yerinde olmadığı görüldü. Şu an nerede, kim kaybetti, nasıl kayboldu maalesef bilinmiyor.

O hayranlık uyandıran eserleriyle başta İstanbul olmak üzere bütün ülkeyi donattığı ama biz koca Mimar Sinan’ın kafatasına bile sahip çıkamadık… :(

Okuduğunuz için teşekkürler…

Mezarında Başsız Yatan Mimar Sinan’ın Hikayesi…!
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Medyazar
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.