
Uzun bir boy, endamlı bir yapı, şişkin şakaklar üstünde kabarıklığı çoğalan saçlar… Galiba her rastladığı berbere girdiği için, hiçbir zaman iyi kesilmeyen saçlar…
Markası ne olursa olsun, başında iyi durduğu pek görülmeyen bir şapka..
Çıkık elmacıklı Türkmen yüzünde, akları daima kanlı, birer hülya penceresini andıran açık mavi gözler… Karşısındakini görüp görmediklerini pek kestiremeyen, dalgın bakışlar…
Geniş ağzında dudak yerine kayıtsız bir gülüş… İltifata, hiddete, siteme, eleştiriye aynı biçimde bir gülüş… Genç ve bol nafakalı olduğu halde, süse, giyim kuşama ehemmiyet vermeyen, kendine itinadan hoşlanmayan bir kimlik…
Kalenderdir. Gittiği yerde nereye denk gelirse oraya oturur. Sandalye, koltuk aramaz. Hiç yadırgamadan mesela bir masanın kenarına ilişir, şapkasını da dizine asıverir.
Sıkıntı veren bir iş yapmayı, güçlüğe, sıkıntıya katlanmayı sevmez. Etiketli yerlere girmez, bu hali, nefsine düşkünlüğünden, rahatını sevdiğinden değil, çekingenliğindendir. Hatta teklifsiz bir dost odasında, ayakta durmaya da katlanır. Yeter ki içinin ısındığı bir yer olsun.
Bu kalenderlik yazılarında olmasa da seçtiği konularda, işlediği tiplerde de göze çarpar.
Ünlü trençkotu ve kurşuni atkısıyla Sait Faik’in masası cebindedir. Zihin kuşlarını uçuşturan her şeyi, cebinde taşıdığı “bakkal defteri” dediği sarı yapraklı defterine eski Türkçe olarak geçirir. Bir park kanepesinde, bir meyhane masasında ya da dizlerinin üzerinde yazabilir! Bazılarının dediği, kendisinin de kabul ettiği gibi bir “avare”dir ancak öznel olanı toplumsal, toplumsal olanı bireysel kılan bir “avare”…
Bir dost sohbetinde, Sait Faik’in apolitik olmakla eleştirilip Orhan Kemal, Sabahattin Ali gibi yazamadığı, ilerici bir yazar olmadığı söylenir. Bu eleştiri karşısında ateş püskürür! Çocuksu bir heyecanla cebinden kalp biçimi bir gazlı çakmak çıkarıp bunları söyleyen kişinin burnuna dayar; “Bak! Bak bakalım! Nedir bu? Kimin bu çakmak? Orhan Kemal’in var mı böyle bir çakmağı? Kim göndermiş bana bu çakmağı ha?” diye resti çeker!
Çakmağı Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi’nden yollamıştır kendisine ve çakmağın üzerine de Balaban, Nazım Hikmet profilini işlemiştir.
Bununla da yetinmez. Nazım Hikmet’in “Saman Sarısı” şiirindeki bir kesiti okur:
“Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesine girdim
ve Sait Faik’le tatlı tatlı konuşuyorduk
ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu
onun karaciğeri sancılar içindeydi ve
dünya güzeldi!”
(SIDDIK AKBAYIR, “Sait Faik’ten Kesitler”, OT Dergisi, Mayıs 2025)
__________________________________


