
Yaklaşık kırk yıldır kürsülerde, seans odalarında, ekranlarda ve kitaplarımda hep aynı davanın peşinden koşuyorum: “Aileler dağılmasın, Yuvalar yıkılmasın.” Geçenlerde sevgili Serda Doğru’nun Ülke TV’deki “Ülkede Hayat” programında kıymetli uzman klinik psikolog meslektaşlarım Hatice Topkaraoğlu, Sena Yılmaz ve Esra Ercal ile bir araya geldiğimizde, toplumumuzun kılcal damarlarına kadar işlemiş o kanayan yarayı bir kez daha önümüze koyduk: İçeride biriken stresi, dışarıda en sevdiklerimizden çıkarmak.
Kabul edelim; modern çağ hepimizi bitmek bilmeyen bir maratonun içine fırlattı. İş yerindeki hedefler, trafikte tükenen sabırlar, geçim derdi, gelecek kaygısı… Dışarıda adeta bir varoluş mücadelesi veriyoruz. Fakat asıl trajedi, eve girip kapıyı arkamızdan kapattığımız an başlıyor. Dışarıdaki patrona, müşteriye, trafikteki sürücüye gösterdiğimiz o sonsuz anlayış ve tebessümü; evde yolumuzu gözleyen eşimize, gözlerinin içi gülen evladımıza çok görüyoruz.
Neden mi? Çünkü insanoğlu en çok en sevdiklerine gücü yettiği için kolayca gardını düşürür. Ama ne yazık ki, o gard düşerken beraberinde evdeki huzuru da devirip geçer.
Yaşasın Dozunda Stres!
Beni tanıyanlar bilir, ben klinik psikoloji tecrübelerime dayanarak hep şunu söylerim: “Yaşasın stres!” Evet, yanlış duymadınız. Tıp hekimlerimiz haklı olarak “stres yapmayın” der ama biz psikoterapistler iyi biliriz ki, yaratanın bizim hamurumuza kattığı o dengeli kaygı olmasaydı başarıyı yakalayamaz, canlı yayınlara yetişemez, sorumluluklarımızı yerine getiremezdik.
Buradaki asıl mesele stresi düşman bellemek değil, onu doğru yönetmektir. Stres hayatın tuzudur; tuzu kararında atarsanız yemeğe lezzet verir, avuç dolusu boşaltırsanız yemeği zehir eder.
Hadi gelin eğri oturup doğru konuşalım: Aile içi gerginliklerde suçu hemen eşimize, hayat şartlarına veya kadere atmak en kolayıdır. Ben kadınlarımıza da erkeklerimize de yıllardır aynı çağrıyı yapıyorum: Eşinizi ya da hayatı boşamaya çalışacağınıza, önce patolojik mükemmeliyetçiliği boşayın! Hem dörtdörtlük bir iş insanı, hem kusursuz bir anne/baba, hem mükemmel bir eş, hem de hiç yorulmayan bir süper kahraman olamazsınız. Kendinizden imkansızı beklediğiniz an, omuzlarınızdaki yük çatırdamaya başlar. Sonra evdeki küçücük bir kıvılcım büyük bir infilaka dönüşür.
15-30 Dakikalık “Geçiş Zamanı” Reçetesi
Seanslarımda yüzleri güldüren, binlerce ailede tecrübe ettiğim ve her eve reçete niyetine yazdığım altın bir kural var. Dışarıdan eve dönen kişi — ister kadın olsun ister erkek — kapıdan girer girmez ev halkından 15 ila 30 dakikalık bir “tampon zaman” istemelidir.
Eve girer girmez dışarıdaki stresi harala gürele içeri taşımak, sevdikleriniz için verdiğiniz bütün o emeği heba eder. Elinizi yüzünüzü yıkayın, üzerinizi değiştirin, belki bir iki dakika sessizce soluklanın. Zihninizi dışarıdaki kargaşadan arındırın.
Formül çok basit:
- Önce kendinize bir nefes alanı,
- Sonra ailece sıcak bir yemek sofrası,
- Ardından çocuklarla göz göze, diz dize kaliteli bir vakit,
- En nihayetinde de eşinizle baş başa tatlı bir muhabbet…
Kendinizi tamamen yok ederek ailenizi var edemezsiniz. Var olarak var edeceksiniz!
O Kapının Arkasındaki Canlara Kıymayın
Yayında Sakarya’dan bağlanan Arzu Hanım’ın gece 03:00’te uyanıp mutfakta zeytin aramasından, 3 çocukla “ben neredeyim?” diye feryat eden anneye kadar herkesin derdi aslında aynıydı: Görülmek, değer kazanmak ve anlaşılmak.
Bütün gün kimin için kahramanca koşturuyoruz? Ailemiz için, rızkımız için, evlatlarımızın geleceği için değil mi? Peki, sırf onlar rahat etsin diye canımızı dişimize taktığımız bir hayatın sonunda, akşam eve dönüp onların ruhunu incitiyorsak bu mücadelenin ne anlamı kalır?
Bizim kültürümüz kadirşinaslık kültüründür. Batı’dan devşirilmiş soğuk hesaplarla değil; samimiyetle, sevgiyle ve affedicilikle evlerimizi inşa etmeliyiz. Birbirimizin açığını aramak yerine “rağmen” yöntemiyle hareket etmeliyiz: Zorluklara rağmen, eksiklerimize rağmen biz bir aileyiz diyebilmeliyiz.
Gelin bu akşam bir karar verelim. Kapının kolunu tuttuğunuzda dışarıdaki bütün yükleri, kırgınlıkları ve hırsları o eşikte bırakın. Evdekilere gardı alınmış bir savaşçı gibi değil; “İyi ki varsın” diyen şefkatli bir eş, bir baba, bir anne olarak sarılın.
Çünkü kendisiyle barışık olanın başkasıyla hesabı olmaz. Kendimizle barışacağız ki ailede barış olsun; ailede barış olsun ki cihanda barış olsun.
