Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Lefkoşa
Gazimağusa
Girne
Güzelyurt
İskele
Pristina

AKŞAM EVE DÖNÜNCE CEKETİNİZİ DEĞİL, STRESİNİZİ KAPIDA BIRAKIN!

Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

​Yaklaşık kırk yıldır kürsülerde, seans odalarında, ekranlarda ve kitaplarımda hep aynı davanın peşinden koşuyorum: “Aileler dağılmasın, Yuvalar yıkılmasın.” Geçenlerde sevgili Serda Doğru’nun Ülke TV’deki “Ülkede Hayat” programında kıymetli uzman klinik psikolog meslektaşlarım Hatice Topkaraoğlu, Sena Yılmaz ve Esra Ercal ile bir araya geldiğimizde, toplumumuzun kılcal damarlarına kadar işlemiş o kanayan yarayı bir kez daha önümüze koyduk: İçeride biriken stresi, dışarıda en sevdiklerimizden çıkarmak.

​Kabul edelim; modern çağ hepimizi bitmek bilmeyen bir maratonun içine fırlattı. İş yerindeki hedefler, trafikte tükenen sabırlar, geçim derdi, gelecek kaygısı… Dışarıda adeta bir varoluş mücadelesi veriyoruz. Fakat asıl trajedi, eve girip kapıyı arkamızdan kapattığımız an başlıyor. Dışarıdaki patrona, müşteriye, trafikteki sürücüye gösterdiğimiz o sonsuz anlayış ve tebessümü; evde yolumuzu gözleyen eşimize, gözlerinin içi gülen evladımıza çok görüyoruz.

​Neden mi? Çünkü insanoğlu en çok en sevdiklerine gücü yettiği için kolayca gardını düşürür. Ama ne yazık ki, o gard düşerken beraberinde evdeki huzuru da devirip geçer.

​Yaşasın Dozunda Stres!

​Beni tanıyanlar bilir, ben klinik psikoloji tecrübelerime dayanarak hep şunu söylerim: “Yaşasın stres!” Evet, yanlış duymadınız. Tıp hekimlerimiz haklı olarak “stres yapmayın” der ama biz psikoterapistler iyi biliriz ki, yaratanın bizim hamurumuza kattığı o dengeli kaygı olmasaydı başarıyı yakalayamaz, canlı yayınlara yetişemez, sorumluluklarımızı yerine getiremezdik.

​Buradaki asıl mesele stresi düşman bellemek değil, onu doğru yönetmektir. Stres hayatın tuzudur; tuzu kararında atarsanız yemeğe lezzet verir, avuç dolusu boşaltırsanız yemeği zehir eder.

​Hadi gelin eğri oturup doğru konuşalım: Aile içi gerginliklerde suçu hemen eşimize, hayat şartlarına veya kadere atmak en kolayıdır. Ben kadınlarımıza da erkeklerimize de yıllardır aynı çağrıyı yapıyorum: Eşinizi ya da hayatı boşamaya çalışacağınıza, önce patolojik mükemmeliyetçiliği boşayın! Hem dörtdörtlük bir iş insanı, hem kusursuz bir anne/baba, hem mükemmel bir eş, hem de hiç yorulmayan bir süper kahraman olamazsınız. Kendinizden imkansızı beklediğiniz an, omuzlarınızdaki yük çatırdamaya başlar. Sonra evdeki küçücük bir kıvılcım büyük bir infilaka dönüşür.

​15-30 Dakikalık “Geçiş Zamanı” Reçetesi

​Seanslarımda yüzleri güldüren, binlerce ailede tecrübe ettiğim ve her eve reçete niyetine yazdığım altın bir kural var. Dışarıdan eve dönen kişi — ister kadın olsun ister erkek — kapıdan girer girmez ev halkından 15 ila 30 dakikalık bir “tampon zaman” istemelidir.

​Eve girer girmez dışarıdaki stresi harala gürele içeri taşımak, sevdikleriniz için verdiğiniz bütün o emeği heba eder. Elinizi yüzünüzü yıkayın, üzerinizi değiştirin, belki bir iki dakika sessizce soluklanın. Zihninizi dışarıdaki kargaşadan arındırın.

​Formül çok basit:

  • ​Önce kendinize bir nefes alanı,
  • ​Sonra ailece sıcak bir yemek sofrası,
  • ​Ardından çocuklarla göz göze, diz dize kaliteli bir vakit,
  • ​En nihayetinde de eşinizle baş başa tatlı bir muhabbet…

​Kendinizi tamamen yok ederek ailenizi var edemezsiniz. Var olarak var edeceksiniz!

​O Kapının Arkasındaki Canlara Kıymayın

​Yayında Sakarya’dan bağlanan Arzu Hanım’ın gece 03:00’te uyanıp mutfakta zeytin aramasından, 3 çocukla “ben neredeyim?” diye feryat eden anneye kadar herkesin derdi aslında aynıydı: Görülmek, değer kazanmak ve anlaşılmak.

​Bütün gün kimin için kahramanca koşturuyoruz? Ailemiz için, rızkımız için, evlatlarımızın geleceği için değil mi? Peki, sırf onlar rahat etsin diye canımızı dişimize taktığımız bir hayatın sonunda, akşam eve dönüp onların ruhunu incitiyorsak bu mücadelenin ne anlamı kalır?

​Bizim kültürümüz kadirşinaslık kültüründür. Batı’dan devşirilmiş soğuk hesaplarla değil; samimiyetle, sevgiyle ve affedicilikle evlerimizi inşa etmeliyiz. Birbirimizin açığını aramak yerine “rağmen” yöntemiyle hareket etmeliyiz: Zorluklara rağmen, eksiklerimize rağmen biz bir aileyiz diyebilmeliyiz.

​Gelin bu akşam bir karar verelim. Kapının kolunu tuttuğunuzda dışarıdaki bütün yükleri, kırgınlıkları ve hırsları o eşikte bırakın. Evdekilere gardı alınmış bir savaşçı gibi değil; “İyi ki varsın” diyen şefkatli bir eş, bir baba, bir anne olarak sarılın.

​Çünkü kendisiyle barışık olanın başkasıyla hesabı olmaz. Kendimizle barışacağız ki ailede barış olsun; ailede barış olsun ki cihanda barış olsun.

AKŞAM EVE DÖNÜNCE CEKETİNİZİ DEĞİL, STRESİNİZİ KAPIDA BIRAKIN!
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.

Medyazar
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.