Osmanlı’da ilk anasınıfını açan eğitimci ve Cumhuriyet döneminin önemli siyaset adamı siyaset adamı Kazım Nami’nin (Duru) tarafından tercüme edilen ve Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti tarafından 1924 yılında bastırılan “Frobel Usulüyle Küçük Çocukları Terbiye” adlı esere Kazım Nami’nin yazdığı “önsöz”
MUKADDİME
Yazan: Kazım Nami
Günümüz Türkçesine aktaran: Bekir Turgut
“Allah’ım, bana eşyayı olduğu gibi göster; hakikatlerini bana hakikatiyle idrak ettir.”
Bu hadis-i şerif, insanların eşyayı çoğu zaman kendi hayallerine göre nitelendirmelerinden sakındıran meşhur bir ikazdır. İnsanlar asırlar boyunca eşyanın gerçek mahiyetinden gaflet etmiş; gözlem ve dikkatlerini eşyanın bizzat kendisine yöneltemedikleri için doğru kavramlar edinmekten mahrum kalmışlardır.
Bundan yaklaşık bin üç yüz yıl önce Peygamber Efendimiz tarafından temellendirilen bu yöntem, miladi on altıncı yüzyılın sonları ile on yedinci yüzyılın başlarında yaşamış olan İngiliz filozofu Francis Bacon tarafından ilim alanına uygulanmıştır. Bu tarihten sonra eşyanın doğrudan incelenmesi esas alınmış, bilimler yeni bir sahaya girmiştir.
Öğretim, eğitim ve terbiye alanlarında eşyanın gözleminden faydalanmayı ilk düşünen ve bunu açıkça tavsiye eden kişi Moravyalı Comenius’tur. Kendisi 1592 yılında doğmuş, 1671 yılında vefat etmiştir.
Eşyanın mahiyetine nüfuz edebilmemizin araçları beş duyumuzdur. Ancak duyular, kendi hâline bırakıldığında eşyanın hakikatine ulaşma kabiliyeti gösteremez. Bu sebeple duyuların özel bir eğitime tâbi tutulmasına ihtiyaç vardır.
Pestalozzi (1746–1827), duyuların eğitimini esas alan büyük bir eğitimcidir. Fröbel ise onun hem öğrencisi hem de takipçisi olmuştur. Çevirisini sunduğumuz bu eserde, Pestalozzi ile Fröbel arasındaki ilişkinin mahiyeti ve derecesi hakkında oldukça geniş bilgiler bulunmaktadır.
Duyularımız dikkatli bir eğitimden geçirilmedikçe bizi yanıltır; halk arasında “görme yanılması” diye bilinen hadise bunun en açık delilidir. Bununla birlikte Fröbel yönteminde eğitim, yalnızca duyuların terbiyesini ve gelişimini hedeflemez; aynı zamanda dinî ve ahlâkî eğitimin de bu yöntemle sağlanması amaçlanır.
Fröbel’in ne yapmak istediğini ve nihayet ne ölçüde muvaffak olabildiğini bu kitaptan bütünüyle anlayabileceğiz. Şu kadarını söylemek gerekir ki Fröbel, çocuk eğitimi alanında son derece önemli ve büyük bir aşama meydana getirmiştir. “Çocuk bahçesi” adını verdiği okul türü kısa zamanda bütün dünyaya yayılmıştır.
Fransızlar uzun süre çocuk bahçesi fikrini ihmal etmişlerdir. Üç ile altı yaş arasındaki çocuklar için açtıkları écoles maternelles’de Fröbel usulü uygulanmamıştır. Buna karşılık Anglo-Sakson toplulukların yaşadığı bölgelerde bu usulle eğitim veren okullar mümkün olduğunca yaygınlaştırılmıştır.
Türkiye’de Fröbel usulünü ilk benimseyenler, birinci derecede Ermeniler, ikinci derecede ise Bulgarlardır.
Meşrutiyet’ten sonra ülkemizde eğitim alanında yeni bir canlılık doğduğunda, Fröbel’in eğitim yöntemi de dikkat çekmeye başlamıştır.
1325 (1907-1908) yılında Avusturya-Macaristan’a bir eğitim gezisi düzenlenmişti; ben de bu heyette bulunuyordum. Peşte’de gördüğüm okullar arasında özellikle çocuk bahçesi öğretmeni yetiştirmeye mahsus iki yıllık bir öğretmen okulu dikkatimi çekmişti. Selanik’e döndüğümde, başkanlığını yürüttüğüm Ravza-i Sıbyan mektebinde bir çocuk bahçesi sınıfı açtım. En büyük güçlük öğretmen temininde yaşandı. Alyans İsrailiyet okullarında yetişmiş iki genç hanımı sınıfa öğretmen olarak aldım. Yöntemin esaslarını kendilerine bizzat ben öğrettim.
Balkan Harbi bu teşebbüsleri yarım bıraktırdı. Harpten sonra Şükrü Bey’in nezareti altında resmî Ana Mektepleri kurulmaya başlandı. Bu okullara öğretmen yetiştirmek üzere Darülmuallimat’ta özel bir sınıf açıldı; ancak bu öğretmenlere Fröbel usulüyle eğitim verecek ehil bir öğretmen bulunamadı. Bunun üzerine, bilgisi sınırlı ve yöntemin ruhunu tam kavrayamamış bir Ermeni öğretmene başvurmak zorunda kalındı. O sırada Maarif Nezareti hesabına Fransızcadan Çocuk Bahçesi Rehberi adlı bir kitabı tercüme ettim.
1330 (1911) yılı başlarında İzmit Maarif Müdürü olmuştum. Göreve başlar başlamaz yine bir Ermeni öğretmenle bir Ana Mektebi açtım. Ancak Ermenilerin bu işi daha çok pratik ve alışkanlığa dayalı olarak yürüttüklerini; küçük çocuklarımızın terbiyesinde yeterince başarılı olamadıklarını ve özellikle bozuk Türkçeleriyle çocuklarımızın dilini olumsuz etkilediklerini gördüm. Bunun üzerine sultanî öğretmenlerinden birinin eşi anaokulu öğretmeni olmak istedi. Kendisine bu çevirisini sunduğum eseri esas alarak ders verdim. İmtihan için İstanbul’a gönderdim; fevkalâde ehliyetname ile geri döndü. Bu hanım, Ana Mektebi’ni tam da arzu ettiğim şekilde yönetmeyi başardı. Birkaç ay sonra İstanbul’a gittiğinde Moda Ana Mektebi öğretmeni olmuş ve Darülmuallimat’ın bir yılda yetiştirdiği anaokulu öğretmenlerinin çok üzerinde bir başarı göstermişti.
Darülmuallimat neden muvaffak olamamıştı? Çünkü Fröbel usulünün ruhunu hakkıyla kavramış ve onu genç hanımlara gereği gibi öğretebilecek bir hoca bulunamamıştı.
Satı Bey’in Yeni Mektep’te kurduğu çocuk yuvası ve orada staj yapan mürebbiyelerin iyi yetişmiş olmaları inkâr edilemez; ancak bunda bir miktar “reklam” kokusu bulunduğunu da sanıyorum.
Bugün Türkiye’nin hemen her yerinde ya müstakil anaokulları ya da ana sınıfları bulunmaktadır; fakat bunların içinde gerçek anlamıyla Fröbel usulü yoktur. Vaktiyle Maarif Nezareti tarafından tercüme edilerek bütün maarif idarelerine gönderilmiş olan Pestalozzi ve Fröbel Usullerinde Usûl-i Tedris adlı büyük bir kitap vardı. Bugün ise bu kitaba hiçbir okulda rastlayamıyorum. Zaten o kitap hem eskimiştir hem de bu tercüme ettiğim eser kadar kullanışlı değildir. Bu sebeple, bu kitabın anaokullarımızın mürebbiyelerine büyük bir hizmet edeceğine inanıyorum.
Bu kitapta gösterilen bütün oyun ve faaliyetler, memleketimizde doğrudan doğruya temin edilmesi mümkün olan malzemelerle yapılabilir. Küreleri ve silindirleri tornacılarımız kolaylıkla imal edebilir; diğer küçük parçaların temini ise çok daha kolaydır. Dolayısıyla yabancılara para kaptırmaksızın, kendi malzememiz ve kendi işçilerimizle bunları üretmek de küçümsenecek bir şey değildir.
Kitaptaki şekiller, Fröbel hibeleriyle yapılabilecek bütün şekilleri kapsamaz; her mürebbiye, bu malzemelerle kendisine en uygun ve en anlaşılır şekilleri bizzat meydana getirebilir.
Üstelik Fröbel hibeleri arasında küre ve silindirle çok sınırlı biçimde karşılaşılır. Hâlbuki küreyi ikiye ayırarak, silindirleri kullanarak kubbeli camiler, minareler, türbeler, şadırvanlar gibi bize ait mimari şekilleri meydana getirmek mümkündür.
Yine kare ve üçgen tahta parçalarıyla güzel millî mozaikler, kufî biçimler; ince tahta çubuklarla parmaklıklar ve kafesler yapılabilir.
Bütün bu üretimleri, mürebbiyelerin ve muallimelerin dirayetine, şahsî teşebbüsüne ve her şeyden önce çocuklara karşı duyacakları sevginin ilhamına bırakıyoruz. Bizim asıl terbiyeden muradımız şudur:
Duyular işlensin, dikkat artsın, hayal gücü kuvvetlensin, çocuklar arasında dayanışma duygusu gelişsin; güzelliğin ve iyiliğin zevkini tatsınlar.
İşte bu kitabı, bu amaçla tercüme ettim.
KAZIM NAMİ
Ankara, 16 Teşrinievvel 1338 / 15 Ekim 192


