Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Lefkoşa
Gazimağusa
Girne
Güzelyurt
İskele
Pristina
İBRAHİM AKBULUT

BİR KİTAP

featured
Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

3 gün önce 1 Mayıs, bugün 3 Mayıs, yarından sonra 6 Mayıs sonra 18 Mayıs, hemen peşinden 19 Mayıs, 27 Mayıs…

Velhasılı kelam Mayıs ayı, “sağ”, “sol”, “ülkücü”, “milliyetçi”, “demokrat”, “Müslüman”, vb. bütün kesimler açısından önemli bir ay…

Neredeyse hemen her güne bir kutlama düşüyor desem yeri var.

Biliyorsunuz, sürekli işlediğim bir tezim var: O da Türkiye’de (kimbilir belki de dünyanın birçok ülkesinde), isminin başına “şucu”, “bucu” iliştirilmiş kişilerin ya da örgütsel yapılanmaların, “farklı görünmelerine”, “ayrı yerlerde bulunmalarına” rağmen, aynı merkeze bağlı elemanlar oldukları…

Ruzi Nazar isimli ünlü casus, eleman, zat; maşallah her kesimi ayarlayan, her kesimi örgütleyen, her kesimi destekleyen iyi bir hizmet erbabı… Böylesi bir daha gelir mi bilmem.

Lüzumuna binaen bir kere daha paylaşıyorum. Belki birkaç kişi daha gerçekleri görür de, atılan her oltaya atlamaz.

RUZİ NAZAR: CIA’NIN TÜRK CASUSU, Enver Altaylı, Doğan kitap, 2013, 540 s.

Yaklaşık otuz yıl önce, Fransız bir gazetecinin, 1.Dünya Savaşı yıllarında, 1917 Bolşevik devriminden kaçarak İstanbul’a yerleşen bir Rus Kızı’na olan aşkını anlatan “RUS ATEŞİ” isimli bir romanın Osmanlıca baskısını, günümüz Türkçesine çevirirken, gördüm ki, o dönemin İstanbul’u tam bir casuslar kenti haline dönüşmüş.

Son günlerini yaşayan Osmanlı’nın tepesine üşüşmüş bulunan leş kargaları, bir yandan halen canlılık belirtileri gösteren altlarındaki gövdenin her hayatiyet belirtisini darbelerle önlüyor, diğer yandan da biri diğerinden daha fazla malı götürmesin diye birbirlerini kolluyor, gözlüyor, engelliyorlardı.
O yılları anlatan Ernest Hemingway’in İstanbul 1922 kitabında ve daha birçok kitapta aynı şeyleri okumuş ve görmüştüm.

İkinci dünya savaşı yıllarında ise casusların meskeni başkent Ankara olmuş; Alman, İngiliz, Fransız, Amerikan, Rus, vb. ülkelerin casusları bu defa da Ankara Hükümetini kendi yanlarına çekmek, kamuoyunu oluşturmak için gazetecileri ve hükümetin çeşitli unsurlarını satın almak, vb. fiillerini kıyasıya sürdürür olmuşlardı. Hatta bu işlerin baş aktörlerinden Alman Büyükelçisi Von Papen, başarılı olmayan bir suikaste dahi uğramıştı.

Cengiz Hanın öncüleri, Osmanlının akıncıları, Avrupalıların seyyahları, ABD’nin “barış gönüllüleri”, vb.lerinin tamamını incelediğimizde hep şunları görürüz. HEDEF ÜLKE VE HEDEF KİTLE neresi ise, bu “öncü kuvvetler” oraya güler yüzleri, yardımseverlikleri, alicenaplıkları, paylaşımcılıkları, iyilik dolu yürekleri, üstün becerileri, vb. ile gidiyor, “kitle içinde parti çalışması” yaparak, hedeflerin istenilen kıvama gelmesini ya sağlıyor ya da kolaylaştırıyorlar.

İşin özü, casusların, nüfuz ajanlarının, satılmış hainlerin, işbirlikçilerin, menfaatperestlerin bu kadar bol olduğu bir coğrafya parçasında yaşamanın eksilerinin çok olduğunu kabul ediyorum. İnsana bir gün dahi huzur vermiyorlar. Ne zaman, nerede, nasıl, ne şekilde bir alçaklığın, kahpeliğin, cinayetin, saldırının, suikastın, kitlesel katliamın yaşanacağını bilemiyorsun. Ancak her an için de olabileceğini adın gibi biliyorsun.

Artılarına gelince. Olayları çok kolay bir şekilde analiz edebiliyor, nerede nelerin yaşanabileceğini az çok kestirebiliyorsun.

Örneğin, National coğrafi, Mısır’ı mı anlattı. Anlıyorsun ki, yakında Mısır’da bir şeyler yaşanacak. Karadeniz’deki canlıları mı araştırmış, yine biliyorsun ki önümüzdeki süreçte Karadeniz’de de mutlaka bir şeyler olacak. Vs.vs…

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Türkistan, Türklerin ana yurdu. Aslında birçok araştırmaya göre, genellikle Osmanlı coğrafyasında bulunan bir yığın etnik unsurun da kökeni oradan geliyor. Neyse konumuz bu değil. Meraklısı ŞİFRE&BİZİM ÖLÜLERİMİZ kitabımda ayrıntılı açıklamaları görebilirler.

İslamcılık ve Osmanlıcılık teorilerinin pratikte iflas etmesinden sonra, Avrupalıların suflörlük yaptığı “Türkçülük” ideolojisine sarılarak, sadece Türklerin birbirlerine yetebileceklerini, Türk dışındaki unsurlara güvenilemeyeceğini, haliyle Türklerin yaşadıkları coğrafyalara ağırlık verilmesi gerektiğini savunduk. Bu ülkü sayesinde, Avrupa ve Asya’da kaybettiğimiz toprakların daha fazlasını özellikle Enver Paşa’nın utopik rüyalarında, Türk hinterlandında kazanarak dengeyi sağlayabileceğimizi zannettik. Netice, ne olacak? Yine bana hüsran deyip, bu sefer de yüzlerce yıl yüzüne dahi bakmadığımız Anadolu’ya sığınmak zorunda kaldık. Orada da zor barınırdık ya, Atatürk diye bir adam çıktı da, başımızı sokabileceğimiz bir yurdumuz, konuşabileceğimiz bir dilimiz oldu. Enver Paşa ise, Türkistan’da hayallerinin peşinde ümitsizce koşarken, at sırtında öldürüldü.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

Afganistan da dahil Türkistan coğrafyası, 19.yüzyılın başlarından, yüzyılın sonuna kadar İngilizler ile Rusya’nın hakimiyet mücadelesine sahne olmuş, bu kavgayı Çarlık Rusya’sı kazanmıştı.

Türkistanlılar, Lenin’in deyimiyle “halklar hapishanesi” olan çarlığın baskısından kurtulacakları ümidiyle Bolşeviklere destek olup, işbirliği yaptılar. Galiyev ve Mustafa Suphi çizgisi, Bolşeviklerin “Komünist enternasyonal” görüşlerine karşı “sömürgeler enternasyonalini” savundular. Gelişmeleri biliyorsunuz. Mustafa Suphi ve yoldaşları Karadeniz’de ölüme gönderilirken, Galiyev’e de dünya dar edildi ve halen nerede ve nasıl öldüğü dahi bilinmemektedir.

Çarlık Rusya’sı ile Bolşevik Rusya arasında, kendileri açısından bir fark olmadığını anlayan Özbek, Tacik, Kırgız, Kazak, Türkmen, Azeri, vb. unsurlar, bir yandan Bolşevikler ile birlikte çalışırlarken, diğer yandan da bu zinciri de kırmanın hesabı içerisinde idiler.

Başkalarının da Rusya ile ilgili hesapları vardı. İkinci dünya savaşı yıllarında Almanya, özellikle Türkiye kanalı ile tıpkı 1.dünya savaşı sırasında olduğu gibi Orta Asya ile ilgileniyordu. Bu karşılıklı arayışın bir noktada buluşması kaçınılmazdı. Nitekim gerçekleşti de. Alman orduları Moskova kapılarına dayandığında, Bolşeviklerin yenileceği ümidine kapılan Türk unsurların bir kısmı Alman ordularının saflarına geçmekte gecikmediler. Gerçi, kısa zamanda Almanya kazanırsa kendileri açısından yine her şeyin aynı olacağını da anlamışlardı. Çünkü Almanya’nın Rusya’nın boyunduruğundaki halkların kurtulması diye bir derdi olmayıp, bütün hedefi petrol ve diğer enerji kaynaklarını ele geçirmekti. Bu arada Almanya yenilince, tam bir boşlukta kaldılar. Peşlerindeki Rus takipçileri de cabası.

“Sonuç olarak, savaş boyunca 300 bin civarında Türkistanlının, lejyoner veya Doğulu işçi olarak Alman cephelerinde mücadele ettiği görülmektedir. Bunların büyük bir kısmı Doğu ve Batı cephelerinde hayatlarını kaybettiler. Geriye kalanlardan bin kadarı hariç, hemen hepsi, harp bitiminde Sovyetler Birliği’ne teslim edildi. Dört yıl süren Alman-Rus savaşının Türkistanlılara faturası, sadece Alman tarafında 400 bin civarında insan kaybı olmuştu. Rus tarafındaki kayıp ise kesin olarak bilinmemekle birlikte, muhtemelen bu rakamdan çok daha fazladır. Tarihleri boyunca Türkler, belki de ilk kez, efendisi olmadıkları bir savaşta başka efendiler için mücadele etmişler ve kendilerini hiç ilgilendirmeyen bu mücadelenin her iki cephesinde yok olup gitmişlerdi. Yazar Olaf Caroe’nin dediği gibi: ‘Görevleri, iki imparatorluk arasındaki satranç oyununda piyon olmaktı ve bu onların trajedisiydi.’”(s.169)

Tam bu aşamada devreye, dünyanın yeni efendisi ABD girdi ve bu gençlerden gözüne kestirdikleri ile ilişkiye girip onları angaje etti. Kitapta anlatılan Ruzi Nazar ismindeki Özbek Türk’ü de bunlardan birisi idi. ABD istihbarat çevreleri, ABD ordusuna bağlı olarak faaliyet gösteren ASS ve CIC elemanları, Ruzi ile Almanya’da temas kurmuştu… Amerikalılar Ruzi’yle kurdukları ilk temaslarda onun sıradan bir istihbarat elemanı, sıradan bir ajan, sıradan bir memur olmayacağını anlamıştı…”(s. 302)

Biz bu ismi Türkiye’de CIA’nin faaliyetlerini araştırırken çok gördük ve duyduk. Özellikle Uğur Mumcu’nun bu şahsın Türkiye’de MHP, Ülkü ocakları, Alpaslan Türkeş vb. kişilerle olan ilgisini, bağlantılarını araştıran çok yazısı yayınlandı. Hemen hepsinin gerçek olduğu süreç içerisinde bir bir doğrulandı.

Yine de kitabından anlıyoruz ki, anne tarafından Buharalı Özbek olan Altemur Kılıç, Agasi Şen ve Alpaslan Türkeş’le kurulan ilişkiler bu şahıslar ölünceye kadar devam etmiştir. “Ruzi’nin bu üç kişiden hayatta olan tek arkadaşı Altemur Kılıç’la bağlantısı, günümüzde de sürüyor.”(s.325)

Enver Altaylı’nın kıyakçılık kokan anlatımlarından da anlıyoruz ki, Ruzi Nazar, Özbeklerin ve diğer Türklerin kurtuluşu davasına bütün ömrünü adamış, bütün arayışı, çabası, mücadelesi hep bu doğrultuda olmuştur.

Bizde deriz ki, bir emperyaliste dayanarak verilen kurtuluş mücadelesi başarıya mı ulaştırır, yoksa birinin kucağından kalkıp, başka bir kucağa oturmaya mı? Dünya tarihi bunun yüzlerce örneği ile doludur.

Ruzi Nazar, ABD için önemli bir elemandır. Bunu şu satırlardan da anlıyoruz: “Rusya Halklarını Bolşevizmden Kurtarma Komitesi Başkanı Eisig Don Level, Ruzi’yi arayıp yemekli bir toplantı düzenlediklerini ve o yemeğe kendisinin de mutlaka katılması gerektiğin söyledi. Büyük bir toplantıydı bu. Eisig Don Level görevini bir başkasına devrediyordu. Toplantı, yeni başkanı toplantıya katılanlara tanıştırmak için düzenlenmişti. … Don Level Ruzi’yi Başkan Roosvelt’in yakın arkadaşı olan yeni başkan emekli Amiral Raymond Spruance ile tanıştırdı ve yeni başkana Ruzi hakkında övgü dolu sözler söyleyip, “eğer yeni görevinizde başarılı olmak istiyorsanız, size Ruzi’yi yanınıza almanızı tavsiye ederim” dedi. (s.279)

Ruzi’nin bir diğer dostunun ismi de Brezinski… (s.381)

Nazar’ın 1959’dan 1971 yılına kadar 11 yılı aşkın süre kalmış olduğu Türkiye’de yaptıklarına, Enver Altaylı hiç değinmemiş desek yeri var. Ancak satır aralarında Türkiye’de samimi olduğu diğer kişileri de öğreniyoruz: Ayhan Şahenk, Fethi Tevetoğlu, Cüneyt Gökçer, Aclan Sayılgan, Halit Zarbun, Ali Naili Erdem, Çetin Altan, İlhan Selçuk, Abdi İpekçi, Galip Erdem, Gökhan Evliyaoğlu, Aydın Yalçın.

Şimdi burada, Fethi Tevetoğlu, Aclan Sayılgan, Galip Erdem, Gökhan Evliyaoğlu, Aydın Yalçın, Halit Zarbun gibi isimler, “Türk-İslâm” çizgisinde olduklarından ötürü, bizim “solcu” tayfası, bunların CIA ve ABD ile bağlantılı olduklarını, olabileceklerini kabul ederler. Ancak sıra Çetin Altan, Abdi İpekçi, İlhan Selçuk’a geldi mi, orada dur.

Onlar başka… Ya da “sağcı tayfa” için de tersi geçerlidir. Onlara göre de Türkeş, Tevetoğlu, vb. isimler böyle bir angajman içerisinde asla bulunamazlar.

Ruzi Nazar’ın Türkiye içinde, başka ülkeler için çalışan aydınlardan şikayetçi olduğundan bahsediyor. “Nasıl ki Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde devlet içinde hemen her kurumda İngiliz, Rus, Fransız, Alman yanlıları vardıysa, bugün de Türk devleti aynı sorunla karşı karşıyaydı. Değişen tek şey, bu listeye yeni devletlerin eklenmiş olmasıydı” diye çok doğru bir şey söylüyor.
Doğru söylüyor da, şu çözümleme işine açık açık isimleri de vererek devam etseydi ya? Meselâ, kendisinin irtibatlı olduğu CIA için çalışanlardan işe başlayabilirdi.

Yalnız, şunu açık yüreklilikle söyleyeyim, tüm saklama-aklama düşüncesine rağmen, kitap yine de doyurucu. Çünkü genel konular anlatılırken gayet objektif davranılmış.

Zaten taktik şu. Bazı meseleler düzgün ve doğru anlatılabilmeli ki, onların bize sokuşturmak istediklerini de yiyebilelim.

Satın alıp okuyalım mı derseniz, gerek yok. İşte sizin adınıza okudum ve özetledim.

03.MAYIS.2019
MEHMET BEŞERİ

İpucu babında: Kitabın arka kapağında Taha Akyol, Mehmet Ali Bayar, Ümit Özdağ, Mümtazer Türköne ve Murat Yetkin övücü sözler söylemişler.

BİR KİTAP
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Medyazar
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.