
Yıl 1909. Amerika’nın Spokane kentinde bir kadın, Sonora Smart Dodd, kiliseye gidiyor ve anneler günü için yapılan vaazı dinliyor. Birden içi sızlıyor. Çünkü anneler onurlandırılırken, onun babası, İç Savaş gazisi William Jackson Smart sessiz bir kahraman olarak unutulmuş. Annesi öldükten sonra altı çocuğunu tek başına büyüten bir adamdan söz ediyoruz. Sonora, bu yokluğu fark ediyor. Ve tarihin cilvesi, Babalar Günü’nü icat eden kişi bir kadın oluyor.
Kadınlar hep böyle değil mi zaten? Hem duyguları hem adaleti hatırlatan. Babaları, anneler kadar şiirsel anlatılmasa da, insanca onurlandıran ilk adımı atan kişi bir kadındı.
Bu küçük detay, Babalar Günü’nün tarihine dair en ironik gerçektir belki de.
Erkekleri onurlandırmak için dahi, önce bir kadının görmesi gerekmişti.
Yani “baba olmak” yalnızca bir biyolojik kimlik değil, görülmeye ihtiyaç duyan bir emek biçimidir. Sonora’nın babası gibi, nice adam vardır ki ne heykeli dikilir, ne bayramı olur. Sadece sorumluluğunu taşır, ama hikayesi anlatılmaz.
İşte bu yüzden Sonora, 1910’da, 19 Haziran’da Washington eyaletinde ilk Babalar Günü’nü organize ettiğinde bir duvar daha çatladı. O güne dek erkeklik yalnızca güçle, savaşla, otoriteyle tanımlanırken, şimdi içine fedakârlık, sevgi, bakım ve sessiz özveri de sızdı.
Bugün Babalar Günü billboardlara taşındı. Kravatlar satılıyor, mangallar hazırlanıyor, reklamlarda “sert ama sevgi dolu baba figürü” pazarlanıyor. Kapitalizm yine kendi klişesini yarattı. Ama arka planda bir hakikat hala soluk soluğa duruyor.
Bazı adamlar, sadece baba değil, çocuğunun yastığı, pusulası, kalbi oluyor.
Ve Sonora gibi bazı kadınlar, o erkekleri, tarih içinde görünür kılıyor.
Belki de asıl mesele, bir gün babalara özel kampanya düzenlemek değil. Asıl mesele, erkekliği sadece “otorite” değil, “şefkat” olarak da okumayı öğrenmek.


